14 Şubat 2015 Cumartesi

Once Upon a Time in Silicon Valley

Ocak 2015’de 11 kişilik süper kafa dengi bir ekiple birlikte, Erciyes Teknopark, Kayseri Ticaret Odası  ve Ekonomi Bakanlığının desteği ile10-11 günlük bir ABD gezisine katıldık. Dünyanın en büyük son kullanıcı elektronik ürünleri Show’u olan CES ve arkasından Silikon vadisini kapsayacak bir gezi…


Gezi notu yazma konusunda çok başarılı olmadığımı düşünüyorum, kadim dostum “Mehmet Kutlu İnanç” gibi; Avrupa’nın kuzeyine seyahat edip gelenlerin getirdiği “ilgi” çekici notlarla gelmedim. Aksine,  bir dönem “şişe dibi gözlük takan”, “şişman – yerinden kalkmayan” insanlar olarak tariflenen <bilgisayarcı>’lar için ilham olacak bir sürü şeyle geri döndüm. Dilim döndüğünce anlatmaya çalışacağım… 

Gezinin detayını formal bir dille ve çok detaylı olarak kaleme alan (refik / yoldaş  artık ne derseniz) Mustafa Çakmak’ın yazısını tavsiye ederim. (https://www.linkedin.com/pulse/silikon-vadisi-nedir-mustafa-cakmak?trk=prof-post)   Ben biraz daha orada gördüklerimizle buraları kıyasladığımız, "yuh ulan adamlar uçmuş!" dediğimiz konulara odaklanmaya çalışayım.


Eş, dost- ahbap’dan berberime kadar bir çok insanın sorusu şu oluyor : (iphone’lar kaça orada abi sorusundan hemen sonra) Adamlar bizden ne kadar ileride arkadaş ???. Biraz abartı, yarı şaka/yarı ciddi; bir çoğuna şöyle tarifliyorum : “- Adamlar frene köklese, biz de gaz’a; 3-5 yüz sene sonra yakalarız biiznillah”.  Peki neden böyle diyorum: ... devamı yazıda

CES: "Mesele Robot yapmak değil, ona şarkı söyletmek" fuarı
CES fuarı gibi bir büyük organizasyonlara katılmanın bir iyi, bir de kötü yanı var; iyi yanı “ovvv adamlar neler yapmış arkadaş, biz de bir ucundan tutalım, aman kaçırmayalım treni” dedirtmesi, kötü yanı ise “ovvv adamlar neler yapmış arkadaş, biz bu treni kaçırdık yahu” dedirtme ihtimali… Şahsen sektörüm itibariyle (yazılım, elektronik) pavilon pavilon gezdikçe bu iki durum arasında git-gel’ler yaşadım... Tarihe not için yazmalı; “Dron” lafını önümüzdeki 3-5 yıl içinde, geçen 3-5 yılda duyduğumuz “iphone” lafı kadar sık duyma ihtimalimiz var. Fabrikalarınıza; insansız hava taşıtları ile yarı mamül taşıyacak sistemler için teklif isteyeceksiniz sevgili satın-alma departmanları. (Bak departmanınızın adını yanlış anlıyorsunuz, departman adı Satın Alma derken, bu bir emir cümlesi değil, yapılan işin adı, karıştırmayın) Almanya’dan montör gelip open-end makinanızın parçasını değiştirmeyecek sevgili Makine Bakım şefi abilerim; bir mail gelecek size ve “3D Printing” Ekibinize forward edip, 3-5 saate o kocaman parçayı print edeceksiniz… (Tamam 3-5 yıl USA içi bir tahmin, siz benim rakamları 3 – 5 ile çarpın). 
Önce yedirdik, şimdi eriteceğiz konsepti...

ABD’de tüketim’in çılgınlık seviyesine ulaştığını, hazır yemek – fast food kültürünün pik yaptığını da bu fuarda görüyorsunuz. Çünkü en büyük pavilion ve en innovatif ürünler “Health & Fitness” kısmında. Yıllarca yemeklerinizi yerinizden kalkmadan sipariş edecek sistemler geliştiren biz IT’ciler (hadi bilgisayarcılar diyelim), şimdi sizi zayıflatacak, sağlıklı hale getirecek giyilebilir sağlık ürünleri ve entegre çalışan sistemlere odaklandık.     

Neyse CES fuarı büyük, CES fuarı gez gez / anlat anlat bitmez … Adamlar yapmış abi diyerek sonlandırayım bu faslı. 

EttoSoft heryerde :)

Hikayenin aslı vadide başlıyor: İlaç olsun diye ağzına “yüz bin dolar” lafını almayan, “milyon dolar” laflarının cirit attığı, zamanında altına hücum! diyip soluk benizlileri kendine çeken, şimdilerde 72.5 milletin hücum ettiği San Francisco’da kurulu “Silikon Vadisi” !

Silisyum
Muhtemelen 30 gün sürebilecek bir programı 1 haftaya sığdırarak, sabahın köründen gecenin 11’ine kadar koştur koştur bir programla bizi hastanelik yapan (şaka diil, geziye katılanların neredeyse tamamı Türkiyeye döndüğünde hastanelik oldu; direnç, bağışıklık sistemi alayı göçmüştü. Ama değdi.)  sevgili mihmandarımız Umut’a burada ayrıca teşekkür etmek lazım. (Geziye katılan arkadaşlarımız hafif gülerek okudu bu son cümleyi sanırım, çünkü nerdeyse adam başı 3-5 yazılı sözlü teşekkür ilettik Umut’a, 3- 5 yıl teşekkür almasa yeter ona)

Ne kadar anlatsam oradaki havayı aktarmam tam mümkün olmayacak. Ama en azından, bu gezi sırasında ve sonrasında yaşadığımız gel-git’ler biraz zihin açar diye düşünüyorum.

Program boyunca özenle hazırlanan “Akil adam” sunumları, firma gezileri, yatırımcı görüşmeleri ve girişimci – yatırımcı buluşmalarına katıldık. İstisnasız tamamı “vay be!” dedirtti bize.

Eline aldığı “Misvak” ile yatırım arayan Lübnan’lı kızcağızdan tutun, 20 milyon dolar yatırım aldığı halde <çalışma masasının altına yerleştirdiği uyku tulumunda dinlenen> çekik gözlü girişimciye, 3-5 Türk gencinin bir araya gelerek dev bir sistem haline getirdikleri VaNeLo’dan yine bir Türk Mühendisin girişimi olan hazelcast – in memory data grid- ‘e kadar gördüğümüz / bize gösterilen tüm çalışmalar fazlasıyla etkileyici idi.
Eğitim aralarında bile nefes alınmadı :)
Gezinin temel amacı bizim için şu idi:  Silikon vadisinde işler nasıl yürüyor, buranın ekosistemi nasıl işler, ve Kayseri’den buraya bir şeyler getirilebilir mi ? Yurt dışına yükte hafif, pahada ağır şeyler satabilir miyiz? Geliş amacı bu idi ve bu amaca yaklaşan arkadaşlarımız da oldu. (Yatırımcı sunumlarına katılıp, yatırımcıların ilgisini çekip, teklif alan, görüşmelere başlayan arkadaşlarımız)

Ancak gezi sırasında / sonrasında / dönüşte bir muhasebe yapma gereği hissettik. Silikon Vadisine “Sen mi büyüksün? Ben mi büyüğüm” diye dalmak akıllıca değil. Akıllıca olan, buradaki “olay”’ı anlayıp, memleketinde uygulayıp (..ki başarılı Türkler’in taktiği biraz da bu olmuş, TR’de büyümüş, Vadide “girişim” olarak tanımlanabilmiş) sonra vadiye gelmeli. Bir ara; “yahu burada bir irtibat ofisi” olsa fena olmaz fikri de cazip geldi, ancak “fiziken” bulunmanın önemli, “ak’len bulunmanın” daha önemli olduğuna karar kıldık J, ofis olsa fena olmaz diyenlerimiz de var halen …

Silikon vadisinde aklımda kalanları “ortaya karışık” dökeyim...
  • Vadiye gelenler “para kazanmaya” değil, “bir şeyler başarmaya” hatta biraz abartılı kaçabilir “dünyayı değiştirmeye” geliyorlar. Para peşlerinden geliyor, hem de dört nala…
    Bunlardan yüzlercesini görüyorsanız; Google kampüse hoş geldiniz..
  • Para’dan devam edelim. Vadideki en düşük para birimi Dolar. Onun üstünde “Kullanıcı Sayısı”, en üstte ise “Kullanıcı Deneyimi” gelmekte. Milyon dolarlara ulaşmak için Kullanıcı Sayısı ve Kullanıcı Deneyiminden bolca edinmeniz gerekmekte.
  • “Software is Eating The World” Burada şair diyor ki (hakikaten herkesin ağzında bu laf); ey klasik sektörler ve onun temsilcileri, sektörünüze sahip çıkın, bizimle uyum içinde olun, bize yatırım yapın... yoksa; dalarız sizin oraya, taş üstünde taş, baş üstünde baş bırakmayız… (Bkz. Airbnb, lytro, pixar, whatsup…)
ü  Bu laf’da o kadar çok tutmuş ki; mobil yapan abiler çevirmiş lafı;  “Mobile is Eating The World” demiş.
ü  Durmamış Big Data’cı abiler; “No, Data is Eating The World” demiş…
  • İyi ekipler iyi iş çıkarır.
  • İyi ekipleri iyi yönetmek gerekir.
  • Çılgın adamlarla çalışmaktan korkma, hatta illaki çalış, asıl "hayali olmayan" adamlardan kork.
  • Exit
ü  Vadiye gelip bu “exit” lafını duymadım diyen adamla, Antep’e gidip kebap görmeden geldim diyen adamın yalanı yarışır… Kısaca anlatayım bu Exit mevzuunu;
ü  Senin bir fikrin, projen, girişimin var. Bunu 3-5 dakikalık Elevator Pitch (Asansör konuşması – cümlesi) seansları ile yatırımcı arayıp – bulup; işini geliştirip, yeni yatırımcı görüşmeleri ile yeni yatırımcılara ulaştığın bir döngüye girerek, enerjin/paran/gücün yettiği kadar devam ettirip, DİKKAT çektikten sonra; girişimini “bazen sende içinde dahil olmak üzere” bir büyük abiye (Google, apple, Facebook, Amazon vs..) satıp, o meşhur milyonlarca dolara ulaştığın andır Exit. Işığı görüyorsun anlayacağın.
Facebook Sokağındaki Subliminal'i bulunuz
ü  Bu abiler bu kadar paraları niye veriyor peki? İki sebebi var; ya fırsatsın ya tehdit. O yüzden güzel kardeşim.
ü  Bir işi pişirip bu büyüklere sunmak zorunda mıyım diyen Diojen ruhlu kardeşim; senin için de bir başka exit var: IPO (Inital Public Offering), daha bir Türkçesi halka arz,borsa. Bunu yapıp yoluna devam eden girişimci de kendine – projesine – yatırımcısına – ekibine tam güvenen girişimcidir. Tebrik edilesidir.
ü  Bu milyon dolar lafları her geçtiğinde “İstanbulun taşı toprağı altın” diyip harem otogarında soluğu alan saf köylü fotoğrafı gelir aklıma. Aman diyim; buraya hazırlanmadan; sadece iyi bir fikir ve istekle gelip milyon dolarları kazanma şansınızla sayısal loto dan milyon kazanma şansınız neredeyse eşit. Hatta loto daha az maliyetli.
ü  Bu exit başlığında şunu da söylemeden geçmeyeceğim: Bu yatırımcılar ellerinde dolarları alıp saçan, göbeklerinde porselen tabak kıran adamlar değil. Vadinin adını “Kurtlar” olarak değiştirebilecek kadar işinin ehli adamlar. Birkaç başarılı girişim yapan arkadaş sohbet esnasında söyledi; “Biz yatırımı 62. Sunumda / görüşmede aldık”. Yani fikri, ekibi, aklı, sabrı olanlar başarılı vadide. 
  • Çalışılan fiziki ortamlardan bahsetmek lazım biraz da; hakikaten adamlar çok alçak gönüllü. O kadar paralar kazanan şirketler Danimarkalılarda olsa (bak bizde demeyerek subliminal de yaptık) adamlar baldan dereler akıtır şirketlerinin içinde. Bunlar gayet ölçülü bir şekilde, bir insanın evinden daha çok vakit geçirdiği çalışma ortamlarını, evlerinden daha rahat dizayn etmiş. Olay bu. Bir koltukta oturuyorsan 8 saat; paranın alacağı en iyi koltuğu al, bir Mouse varsa 8 saat boyunca elinde, en iyisini kullan. Kalite kavramını anladıkça bu işler çözülecek inşallah.
    Sadece Silikon değil, Yeşil Vadi aynı zamanda...
  • Araya Amerika gözlemleri de koysak fena olmayacak; misal : sevgili şoförümüz Richard (bu adam için bir paragraf açsak yeridir, adamın amazon’da satılan basılı kitabı var) 5 şeritli yolun en solundan 100-120 (ben km’ye çevirip söylüyorum, abilerin bizimle aynı olan hiçbir birimi yok, galon – mil – yard.. yardırıp gitmişler) hız ile giderken, sağdaki 4 şeridin durmasını işaret ettik : “alemin akıllısı sen misin Richard, niye en soldan yardırıp gidiyorsun?”.. Bizim yazar Richard açıkladı durumu :” Abiler sağdaki 4 şerit; araçlarında yalnız seyahat edenlere ayrılmış durumda, en sol şerit ise 2’den fazla yolcusu olan araçlar ve Elektrikli araçlara ayrılmış durumda” “yola girerken levhayı okumadınız mı?” diyerek verdi ayarı. Kısa süren sessizlikle birlikte adamların medeniyet anlayışını da anlamış olduk. 
ü    Hiç mi kötü bir şey yoktu arkadaş? Diyenlere gelsin şu çıkarım: 5 şeritli yol ’un 4 şeridi yalnız yaşayan insanlarla kaplı. Teknolojinin yalnızlaştırdığı, bireyselleştirdiği gerçeği ile karşı karşıya oluyorsunuz. Bir eğitmen anısını aktardı : “Milyonlarca dolar yatırım almış, exit görmüş bir girişimci serzenişte bulunmuş :  Bankada milyon dolarlar var ama, sinemaya gidecek arkadaşım yok”. Tamam biraz abartı ve ajitasyon var bu hikayede ancak, biz Doğu kültürüne sahip insanların “sıcaklık” diye bahsettiği şeyi orada biraz daha anlıyorsunuz. Tabii bizim “sıcaklık” / “sosyallik” diye sattığımız şey’in yarın bir gün işyerlerimizde sabahtan akşama 2 saat çalışıp 6 saat sosyal medyada turlayan bir nesil de getirdiğini görmemiz gerekiyor. Ayar sorunu var.

    Levhalara dikkat..
  • İş yerlerindeki ortamla ilgili başka birkaç anekdot: Facebook’da çalışan arkadaşlar şirketlerinin ortasındaki caddede (bunlar iyi yine, Google şirkete havaalanı koymuş..) “şu ilerdeki camlı bölgede  Mark her Cuma Q&A sessionları düzenler, şirketle ilgili fikri olan, katkısı olan konuşur, projesini anlatır, yapılmaya değer bir şey olursa da karşılığını alır” dedi. Cümlede o kadar yabancı “şey” varki, say say bitmez : “Patrona Mark diyen elemanlar”, “Fikirleri dinleyip değerlendiren Patron”, “Fikre değer, karşılığını verme/görme” ,”erişebilirlik”… Ne diyorduk;  3-5 vakte bizde de bu tip şirketler olacak inşallah.
  • İş yapış şekilleri de farklı; firma firma.. Intel diyor ki ; “bizde bir developer yazar, 3 developer review yapar”, Facebookdaki arkadaşlarsa; “biz kendimiz yazar, kendimiz test ederiz, yapılan işi devreye alan bir sisteme iletip, sonraki projeye odaklanırız”.
  • Kurallar var. Kurallara harfiyen uyan insanlar var.
  • Son olarak, sosyal medyada da paylaştım bunu: “Silikon Vadisi gezimizde, bir çok şirkete girdik-çıktık. Çalışma ortamları, ofisler, geliştiriciler… Onlarca şirket.. Yüzlerce/binlerce çalışan. Ekranında Facebook açık olan tek şirket neresiydi? Tahmin etmek isteyen var mı ? (Bu subliminal de ben dahil tüm çalışma arkadaşlarıma gelsin)
    Android'e en yakın olduğum zaman :)


Daha bir çok çıkarım, “adamlarda böyle, bizde böyle”, “Danimarkalılardan adam olmaz” mümkün. Ama yapmayacağım. Gitme imkanı olanların gidip görmesini, mümkünse uzun bir süre tecrübeyi çok kıymetli buluyorum.

Bu arada Teknopark ve Ekonomi Bakanlığına da ayrıca teşekkür etmeliyiz. Bu organizasyona katılan firmalara sağladıkları maddi manevi destek çok önemli. Hiçbir firmanın kendi imkanları ve çevresi ile bu denli detaylı ve verimli bir süreyi Silikon Vadisinde geçirebileceğine inanmıyorum. Bu çalışmaların amacına uygun şekilde “yazılım ihracatını” arttıracağına tüm kalbimle inanıyorum. Teknoparklarda güzel şeyler oluyor.
Vadide sıradan bir gün; Saat 22:30, Birileri anlatıyor, birileri dinliyor... 

Stanford'da bir laboratuvar
Son kısmı, assoliste; “Stanfort Universitesine” ayırmam gerekiyor. Burası bir vadi ise; buraya gelen rüzgarın kaynaklarının başında Stanford gelmekte. Gelen gruplar içerisinde ilk defa bir detaylı bir kampüs ziyareti yapıldığını söylediklerinde çok şaşırdık. Çünkü burayı gezdiğinizde, üniversitenin imkanlarını, bakış açısını, kadrosunu incelediğinizde; Silikon Vadisi ekosistemini daha iyi anlıyorsunuz. Sadece kafanızda canlansın diye bir anekdot paylaşayım : Bizi gezdiren arkadaş -hava atmak amaçlı değil-  okuldaki öğretim kadrosunun çok kaliteli olduğunu, hal-ü hazırda kampüste aktif bir şekilde 25 Adet (yirmibeş adet) NOBEL Ödülü alan profesörün varlığından bahsetti. Birkaç arkadaş kenara çekilip, kendi coğrafi bölgemizdeki Nobel Ödülü alan insanları saymaya çalıştık. (Orhan Pamuk biir, doğumuzda en fazla 5-10 tane, balkanlarda 3-5… yok 25 yaşayan Nobel ödülü alan adamı toparlayamadık kıtamızda). Bu adamlar 25 tanesini aynı kampüste tutabiliyor. Sorduk; “Bu adamların derslerine filan girebilir miyiz ?” “Tabii, programlarına bakarız, izin vermediklerine şahit olmadık” dediler.
Kampüs gibi Kampüs

Savaşta yenilen vezir gelmiş padişaha dil döküyor. “Efendim, yenildik, kabul, ama bu yenilgimizin 100 tane sebebi var”. “-Anlat” diyor padişah hiddetle. Vezir başlıyor saymaya:
“- Biir, mühimmatımız yoktu”
“-ikii…” padişah giriyor araya. “Tamam tamam sayma.. bundan sonraki hiçbir bahanenin anlamı kalmadı zaten” diyor.
Diyeceğim o ki; bizi bu kadar geçmelerinin yüzlerce nedeni var.
“Biiiir; yeterli insan kaynağımız yok.”
Süper bir ekip ve bizden ayrılmayan brandamızla yeni seyahatlerde görüşmek üzere ;)

Çok enseyi karartmadan, moralleri bozmadan bitireyim yazıyı. Bir çok konuda yeni ve değişik fikirlerle döndük. En kıymetli olanlarını saymamız gerekse; “Odaklanmak , Israr etmek, Paylaşmak” olurdu sanırım.   Batıyı gezdik geldik, doğu’dan bir sözle bitireyim :

“Bir ağaç dikmek için en iyi zaman 20 yıl önceydi. İkinci en iyi zaman şimdi.”

Takıldı yazdık, selam ile..






27 Aralık 2012 Perşembe

2013 Hamburger


Bu sayfada infografiklerle “geçen yıl şu kadar twit atıldı”, “bu kadar like”,”bir o kadar da check-in yapıldı” muhabbeti ile kafanızı şişirmeceğim...Bir Milyar kişinin gangam style adlı videoyu izlemiş olması ile (22 Aralık’da resmen geçti bu sayıyı; mayalardan bir gün sonra) taçlandı süreç. Kaçamayız.  
Dijitalize olduk.
Yıllardır konvansiyonel medya ile dijital medya arasında bitmez bir geyik’dir : “Internet gazeteleri klasik gazeteciliğin önüne geçecek… yok efendim ne münasebet; kağıt kokusu miss… bla bla” sürüp gider tartışma. Mühim olanın “haber” olduğu, kağıt, tablet yada hamburger; neyin üzerinden sunulmasının önemli olmadığının anlaşılacağı bir döneme girdik, hayırlı olsun.  
Şimdilerde “garanti meslek” hastalığının bir numaralı ilacı olan “Doktorluk” için de ufak ufak dijital geyikler başladı : “Bak bak, resmen Google’a girmiş de bize ukalalık yapıyor, hasta herif” sesleri duyulmaya başladı DR plakalı arkadaşlarımızdan… Hasta sahipleri de Dijitalize oldu...
Osmanlı İmparatorluğundaki padişahların hayatını 80 gr’lık a4 kâğıtlarından 120 tanesini kullanarak, mürekkep püskürtmeli yazıcısından çıkartıp dönem ödevini teslim eden (artık performans diyorlarmış) talebenin, öğretmeninin sorduğu “3 Padişah ismini” bilememesi ile ilgili sorunları ile Fatih Projesine adım atan eğitim camiasını saymıyorum bile… Onlarda dijitalize oldu L
(Bir yazıda Basın-Sağlık ve Eğitim sektörlerinin tamamı ile baş etmek zor, hesaplarını sonraya bırakalımJ )
Ama hepsinden öte yeni bir nesil geliyor ki;  -onlar zaten digital olarak geldiler, bir değişime gerek kalmaksızın- aman diyim…
Bundan sonraki satırlara “aha aynı benim yeğen/kız/komşu diyenlerden 1 TL alınacaktır” bilginiz olsun.

  • “Okuma-yazmayı dahi bilmeden bilgisayarı açıp, oradan Google’a girip, oradan nasıl ediyorsa oyun sitelerini bulup oyunlar oynayan yeğen/kız/komşu var benim”
  • “Ben daha nasıl mesaj çekilir bilmiyorum bu telefonda;  benim yeğen/kız/komşu kuşları fırlatan bir oyun yüklemiş buna! Her şeyide biliyor maşallah..”
  • “Evdeki bilgisayarı söküyor, takıyor, her şeyini kendi hallediyor wallahi..”
Nesil çatışması için ortalama 65 yıllık dönemlerin geçmesine gerek yok artık. MultiNesil bir dönem yaşıyoruz. Ve devir değişti. Küçükler büyüklerden çok biliyor L. Bu çatışmayı kimin kaybedeceği de belli değil mi? Birşeyler yapmalı…
Ahkam keselim biraz;
Tez vakitte, bir facebook hesabı açın (henüz hesabı olmayan 3-5 kişiye seslendiğimi tahmin ediyorum) , bu hesabın Güvenlik sekmesinde saatler geçirin (bu kısım için muhatap milyonlarca kişidir),  yeğen/kız/komşu çocukların ne kadar büyük imkânlar ve tehditler altında olduğunu bilin/öğrenin/öğretin. Siz bilmezseniz, bunu bilecek-bulacak birileri muhakkak bulunuyor. (Bu paragraf çok güzel bir aforizma ile bitirilebilir ama, yapmıyorum ;)
Ticaretten eğitime, siyasetten sağlığa, oyunlardan muhabbette… her şeyin dijitalleştiği bir dönemde güvenlik için “Mekanik” düşünmek çok mantıksız. (Bende internet yok, benim bu konuda sorunum da yok diye düşünen emmilere sesleniyor yazar burada). Yeni yıl için önerimiz:  “Dijital Güvenliğiniz için endişe edin”
2013 içerisinde yolunuzu şaşırıp www.gig.org.tr, www.coursera.org, www.acikakademi.com  gibi sitelere girmeniz dileğiyle…
Afiyet olsun. 

27 Eylül 2011 Salı

Sizin oranın Nesi Meşhur?


Blogdaki bir yazım sonrasında “yazı yazmama destek olacak olan Kadim dostum” kendisine “Sırt vermemi” isteyerek aklıma düşürdü. Şehirlerin, bölgelerin, ülkelerin meşhurları, bazen yaşayanlarına “dert” oluyormuş.. (Bahsi geçen arkadaşımın talebi olan “Sırt”, pastırmanın “türü” olup lezzeti tariflere sığmamaktadır. Yaşadığım kent olan Kayserinin Meşhur “Şey”’lerindendir. ) 

Kayseride yapılanı ve Az yağlısı tavsiye edilir ;)
Tabi bu durum bazı şehirlerin meşhur olduğu “Şey”’lerle ilgili hoşlukları/talihsizlikleri de beraberinde getirir. Kayseride yaşayan biriyseniz, yada kısa bir süreliğine “Kayseriye” gidecekseniz muhtemelen aşağıdaki gibi bir diyalog olacaktır sosyal çevrenizle : 
  • Arkadaşlar Kayseri’ye gidiyorum, bir isteği olan? 
  • Yarım kilo sırt pastırma, kuşgömü varya işte ondan istiyom kalenin orda varmış aman ordan al dedi bizim kuzen… sucuk getirsen olurmu? Evlik diyolarmış oralarda düvenönü diye bir yer varmış ordan almış bizim irfan abi…… bla bla (muahbbet uzayıp gider..) 
Sonrasında eğer uçakla gidiliyorsa Kayseri’nin esnaflarının “vakum” marifetiyle “koku’dan arındırdığı” iddaa edilsede yine de kokunun rahatsız etmeyecek boyutta olmadığı bir paket ile yollara düşersiniz. Hele otobüs yada otomobil ile yapılan bir sevkiyat var ise –birde buna ambalajdaki sorunları ekleyin- bir kaç hafta Kayseri burnunuzda buram buram tütecektir… Konunun “duygusal” boyutuna hiç girmiyorum. 

İşte bu muhabbetteki Kayseri kelimesini başka bir şehirle değiştirdiğinde farklı cevaplar ve sonuçlar alırsınız :
  • Çorum’a gidiyorım millet varmı isteği olan ? 
  •  Leblebi getiiiiiirrr (A’lı, B’li, C’li... leblebi) ... Akarı yok kokarı yok.. (“Duygusal” açıdan bir zararından da bahsedilemez şahsen..)
  • Bursa’dayım haftasonu, bişey isteyen varmı ? - Ayyy kestane şekeri.... (like Kayseri)
  • Isparta – Gül kolonyasıııı.... (Akarıda var, kokarı da var.. ama Misss)
  • Adıyaman... – Nemrut ??? yok yok kalsın... hayırlı günler...
  • Ankara.... – Keçi getir hacııı.. ehee yok yok daha kurbana var.. selam söyle
  • Ardahana düştü yolum – Kaşar getir bilader.. (Kısmen tahammül edilir ;))
  • Maraş’a gidiyom varmı isteği olan – Dondurmaaaaa (Kayseri ile aynı kader, akarı var-kokarı var, Pul biber var birde, )
  • İstanbuldayım haftasonu – Kızkulesi varya, orda çay iç aslan parçası...
  • İzmite yolum düşecek! – Pişmaniye almazsan pişman ederim ahahaa (İşte bu güzel, sipariş kolay gelir, yemesi eziyet, bitmesi eziyet, iyidir İzmit..)
  • Malatya’da yengemlere... – Kayısı getir kayısı... – Mevsimi değil hacı.. (Nedense bu Malatya’nın kaysı mevsimi hep atlanır..)
  • Nevşehirdeyim müdür bişey isteyen ? – aaa Testi getir – Kırılır - Çömlek getir – Kırılır... -Lan!!!!
  • Çok bıçak eskitmiştir bu dondurma..
  • Niğdeye gidiyom çarşambaya bişi isteyen? – Çabuk dön hacıııı..
Bu liste uzaaar, gider... Hülasası; bu “Meşhur Şey” olayında bidayetten şanssız memleketler vardır birde etliye-sütlüye bulaşmayan memleketler... 
Hangi memleketin "Şanssız" olduğu okuyanın değerlendirmesine kalsın ;) 

Bu yazıyı Kahramanmaraşlı olup'da Kayseride yaşayan "Şanslı" biri olduğumu söyleyerek bitireyim bari...

Selametle...

24 Eylül 2011 Cumartesi

Garaj Şirketleri


“Teknoloji konusunda doğru bilinen yanlışlar…”



Şirket Kurmak için İDEAL GARAJ !


Merhaba,

“Bilgi Teknolojileri çalışanı” olarak tarif edilebilecek bir yazan profili ile bu sayfaları okuyacak kişilere “az da olsa” meramımı aktarmaya çalışacağım.
Makale başlığında “doğru bilinen yanlışlar” olarak not yazdım çünkü o kadar sık telafuz edilen, o kadar çok konuşulan klişeler ki bunlar…

<Rica> Hafif tombul, kendince “çok gün görmüş” bilgili, deneyimli siyasetçiler /abiler / ablalar / öğretmenler / iş adamları… Lütfen yakın akraba, tanıdık, bildik-bilmedik tüm yeni yetme “Akıllı” çocuklarınıza :

“Bak, mikrosoft’un sahibi bil geyts denen amerikalı, gitmiş garajda kurmuş şirketini… senin neyin eksik? Sen niye yapamayasın.. yeterki azmet bla bla..”
tavsiyesinde bulunmayın…

Hatta hızınızı alamayıp “Bak google’da garajda kurulmuş, kaliforniya’da Menlo Park’daki bir garajda kurulmuş ”, “bak sende imkan var, git Fazlıoğlu iş merkezinde kur şirketini… sende bir google ol, fenamı?”
diye gaz da vermeyin çocuklara…

Birde sakın facebook olayına girmeyin… ordan hızınızı alıp twitter’in kurucusunun hayatından “anektodlar” paylaşmayın, Jack Dorsey okul arkadaşınızmış gibi….

Olurda okursa “yavrucaklar” J onları buradan bilgilendireyim.. Yazının sonunda o tombul abilere / ablalara da bir çift sözüm olacak…

“Bak arkadaşım;
doğru,
Microsoft-Google vs. gibi Efsane şirketler bir garajda kurulmuş olabilir (aslında sen ilk şirketini kurmak için başvurduğunda Vergi Dairesi elamanlarının “Tescil” için ziyarete geldikleri adres varya.. işte o adrestir bu meşhur garaj) … Fakat zaten efsanenin içinde var açıklaması,  bu şirketleri kuran zevatların GARAJLARINDA Bentley, Lamborgini, Porsche gibi araçlar sıralanmış durumdadır…Bu söylenmez efsane anlatılırken.. Yani bu efsanelerin; “Tuzları Kurudur”… “Arkaları sağlamdır” artık bundan sonrası için terimleri sen bul..

Bu bahsedilen “Garaj Şirketleri”nin minimum sermayesi 1 Milyon USD’dir. Ve arkalarında “RİSK FONU” denilen Müteşebbis Amerikalı “Tombul” abiler/ablalar/siyasetçiler vardır…
Bu arkadaşlar “Fatih’in İstanbul’u Fethettiği yaşta, Sultan Mehmet’in benzer imkanları ile, ekip-eğitim-ortam-sermaye-techizat-pazar-piyasa vs.vs. ile donatılmış, şans’ında büyük bir şekilde yanlarında olduğu Efsane kişi ve şirketlerdir”

Biraz soluklan genç..

Bu tip Efsane kişi ve şirketleri örnek almak tabikide “Gaz” anlamında iyidir, ama en azından bu tip mucizevi çıkışların alt yapısının boş olmadığını bil.  Sana bu tavsiyede bulunan “tombul” ‘dan kuruluş sermayesine katkı iste ;) bak seni ışık hızıyla “Organizede bir firmada çalışmanın pek de fena olmayacağına” nasıl ikna edecek …

Yazının başında bahsettiğim “Akıl veren abiler ablalar”’a gelince… Tabiki de gençleri motive etmek, yönlendirmek iyidir. Fakat verilen “ara gaz”’lar bazen motoru boğar, tekletir. O durumlarda bir “Omuz” veremeyecekseniz “gaz” vermeyi de bırakınız J

Takıldı yazdık...
Selam ile..